Blog

  • Türkiye’nin bağımsız siyaseti devam edecek

    Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki bütün sorunlar, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki sorunlardır. Türkiye’yi hiç ilgilendirmeyen sorunlardır. Azerbaycan’ın başındaki/idaresindeki kara paracı insan şeytanlarının, o gizli Ermeni ve Yahudi hainlerin, Ermenistanla danışıklı ya da yarı danışıklı dövüşlerine Türkiye karışmayacak. Zaten hem itikaden hem ahlaken yerle bir edilmiş olan, adeta yaşarken öldürülmüş olan Azerbaycan halkının da hiçbir rahatsızlığı yok. O halde kendileri savaşsınlar, kendileri ölsünler. Nasıl oyunlara, tuzaklara alet oluyorlarsa olsunlar. Zaten bu gidişle TR olarak biz onlarla savaşacağız. O kadim Türk topraklarını yeniden Türkleştireceğiz. Bunun başka çözüm yolu yok. Elinde İsrail bayrağı sallayabilen bir Azerbaycanlı “Türküm, müslümanım” dese de bu söz hükümsüzdür, geçersizdir. Savunma bakanlarının, İsrail savunma bakanının yanında, onun tasmalı köpeği gibi durduğunu görüp de ortalığı yıkmayan bir Azerbaycan halkı Türk de müslüman da olamaz. Olduklarını iddia ediyorlarsa da yalandır, bu iddiaları dikkate alınmaz. Bırakacağız, Azerbaycan’ın başına hangi musibetler geliyorsa gelecek. Savaş çıkarsa, kendilerini tuzaktan tuzağa sürükleyen İsrail’den yardım istesinler. Gerçi ortada işler halde bir İsrail de kalmadı ama… Bu da kendi aralarındaki mesele… Ortada gerçek bir Netanyahu kaldıysa, metafizikle çarpılmaktan fırsat bulabilirse… İç karışıklıklardan fırsat bulabilirse… Dünyanın her yerinden bebek, çocuk, kadın kaçırtmaktan fırsat bulabilirse, Azerbaycan’a da kafa yorar, vakit ayırır.

    TR’nin bağımsız siyaseti devam edecek. TR, ne doğunun, ne batının kuklası olacak. TR hiçbir tarafın aktarma merkezi de olmayacak. Petrol, doğalgaz ve değerli madenler dolu TR’nin altı… Kendisi çıkartacak, öncelikle kendisi kullanacak ve hayat şartlarını kolaylaştıracak. Sonra da bunları “ederine” satacak. Satıştan elde edilen gelirler gerçekten devletin hazinesine gidecek ve o hazinedeki paralar İngiltere’ye, İsrail’e, ABD’ye, Rusya’ya, Çin’e, Almanya’ya, Fransa’ya, Arap denilen ama Çingene olan kara para devletçiklerine gitmeyecek. Bütün hortumlar sert müdahalelerle kesilecek. Bu günlerden itibaren, TR ile Arap zan edilen o Çingenelerin devletçikleri arasındaki alış veriş de gün gün çok büyük darbeler almaya başlayacak. TR bu kuşatmayı yararken, bu örtülü işgali kaldırırken, bu sömürmeyi durdururken, TR’deki umursamaz yığınlar da belalarını bulacaklar.

    TR asla Mısırla iyi ilişkiler tesis etmeyecek. Mısır denilen cehennemle yapılabilecek işler, sadece kara para ve terör işleridir. Mısır, ülkeden bile sayılamayacak bir yerdir. Muhatap alınamayacak bir sistemdir. Mısır, genetik kodları düzgün olan normal insanların boğulacağı ve yaşayamayacağı bir cehennemdir. Sisi de azılı bir Türk/İslam düşmanıdır. Mısır halkının büyük çoğunlu da Çingenedir ve onlarla iyi geçinebilmek zaten mümkün değildir. Mısır denilen ülkenin altındaki kadim yer altı şehirleri yakında peş peşe yıkılırken, Mısır’da yeryüzünde yaşayan insan şeytanlarının da yerin altındaki insan şeytanları ile birlikte topluca belalarını bulacaklarını tahmin ediyorum. Bununla birlikte, biz ırkçı değiliz ve nadiren de çıksa, iyi insan olan Mısırlılarla bir düşmanlığımız, kavgamız yok. Mısır’daki sözde İslami akımların/grupların hiçbiri ile de kalbi bir bağımız yok, olmayacak. Bu yaşıma geldim, genleri Çingene olanların İslam dinini doğru anladıklarını ve yaşadıklarını hiç görmedim. Dünyanın hiçbir yerinde görmedim. Oradaki ehl-i sünnet olduğunu iddia eden gruplarla da bağımız olmayacak. TR için Mısır diye bir ülke yoktur. Çok sayıda hak peygamberin yaşadığı o toprakları tekrar tertemiz yapmak hedefi vardır ve bu hedef uzun vadeli bir hedeftir.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

    ..

  • Hazar denizini de herkesin her türlü kara para işlerine kapatıyorum

    Şu andan itibaren ve süresiz olarak Hazar denizini de herkesin her türlü kara para işlerine kapatıyorum. Diğer vahşi işleri geçtim, tütün/sigara kaçırma işlerine karışacak hava ve deniz araçlarına bile kapatıyorum. Bu yasağı/kapatmayı aşmaya çabalayan hava ve deniz araçları yok edilecekleri gibi, bu araçların sahipleri olan ülkelerin kritik tesisleri de yok edilecek. Hazar denizi alanından da bütün kara paracılar uzak duracaklar. Sözümü dinlemek yerine, bana karşılık vermeye çabalayanlar oldukça, bu yasakların alanı sürekli genişleyecek. Bu günden itibaren, yer yüzündeki insan ve organ kaçakçılığı, uyuşturucu kaçakçılığı, zorla fuhuş, LGBT işlerinin arkasında olan yer altı şehirleri ve oralarda yaşayan insan türleri daha da fazla sinyale girecekler. İstanbulla restleşmek herkese serbest… Bunun için saha sonuna kadar açık ama İstanbulla restleşmenin çok ağır bedelleri de var. Göze alabilen, devam etsin.

    TR içinde ve etrafında, İstanbul’a karşı hamleler yapmaya çabalayan Çinliler görmek istemiyorum. ABD belasından zor kurtuluyoruz, kimse başımıza bir de Çin belası çıkartmaya çabalamasın. Bunun mümkün olmayacağını çoktandır dünyaya gösterdim. Bu yolu zorlamanın ve kof, içi çürük Çin’in süper güç gibi yutturulmaya çalışılmasının kimseye faydası yok. O İngiltere, piyonları olan ABD’yi, Çin’i ve diğerleri bir kenara koysun da kendisi çıksın karşımıza… Yine oyunun tadını kaçırıyor. Son defa oyunun tadını bozduğunda, onlar için de kuklaları için de iyi olmamıştı.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Derhal idam edilmeliler

    Hükumet, TBMM, MİT, TSK başta olmak üzere… Devletimizin kurumlarına sızmış bütün gizli Ermeniler, gizli Yahudiler ve diğer kriptolar tespit edilmeliler ve derhal idam edilmeliler. Yoksa TR’deki bu ihanetler, acılar, zulümler ve devasa sorunlar bitmeyecek. Ortada bir TR de bırakmayacaklar. “Suriyeli din kardeşlerimiz” dedikleri gizli Ermenileri, Ezidileri, Süryanileri TR’de birinci sınıf yaptılar.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Başka türlü çözülemez

    Genetik kod sorunları çözülmedikten sonra, Kuştepe’nin ve TR’deki benzeri yerlerin sorunları asla çözülemez. İhtiyacın fazlasıyla para olsa da devlet destekleri olsa da teknolojik imkanlar olsa da eğitici personel ve tıp personelleri olsa da sorunlar asla çözülemez. Hırsızlık, arsızlık, fuhuş, kirlilik, hastalık, kavga, cahillik ortadan kaldırılamaz.

    Devletin yapması gereken ilk iş, aklın ve ilmin gereği olarak, hukukun ve tıbbın gereği olarak, bu insanları derhal kısırlaştırmak… Bu insanlara, bundan daha merhametli bir müdahale yapmak, mümkün değil…

    Böylelikle bu insanların çocukları/nesilleri olmayacak, böyle çileler çekmeyecekler ve kimseye de çok büyük çileler çektirmeyecekler.

    Bunun yapılabilmesi için de ilk iş, içimizdeki Ermenistan’ın çökertilmesi… Kendilerine Ermeni denilen, köklerinin Çingene olduğunu bilen kesimler, Çingeneleri toplumda “Aslında sorunsuz, neşeli, geçimli insanlar” gibi kabullendirme ve onları hukuk dışı şekilde kollama mücadelesini terk etmeyecektir.

    Çingeneler üzerinden kara para işleri de dahil olmak üzere suç kapsamındaki türlü işleri yaptırmak yolunu da terk etmeyeceklerdir. İçimizdeki Ermenistan da türlü yabancı ve Türk düşmanı unsurlar da Çingeneler üzerinden besleniyorlar.

    Türkiye’de Çingenelik sorunu çözülse, TR’nin çözülemez gibi görülen devasa sorunlarının yarıdan çok fazlası hemen çözülür.

    Şu videoyu çekip yayınlayan Mert Öztürk bile İzmir’li bir yarı Çingene… Günümüzde onlara “gizli Ermeni” de diyoruz. Kendilerini Ermeni/Hristiyan olarak görüyorlar ama köklerinin Çingenelik olduğunu bazıları biliyorlar, bazıları ise bilmiyorlar. Videosunun sonuna doğru konuşturduğu “Metin Dede” de Ermeni ve pisliğin teki…

    TR’de Çingene mahallelerini MİT, böyle karakterler üzerinden de kontrolde tutuyor, besliyor, yönlendiriyor ve her türlü kara para, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, gasp ve diğer suç işlerinde kullanıyor. Tamamen ihanet ve kara para teşkilatı olan MİT de zaten tıka basa gizli Ermeni/Çingene dolu… TR’nin ceza evleri de Çingene dolu ve resmi kayıtlarda, değerlendirmelerde/istitatistiklerde Türk olarak görülüyorlar. Sonra birileri çıkıp “Her suç, her rezillik Türklerde” diyorlar. Bakıyorsunuz, bu şartlarda bunu diyebilenler de kendini Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi zan eden Çingene kişiler çıkıyorlar.

    İblis’in, dünya insanlığına karşı elindeki en büyük kartlardan biri Çingeneler…

    Buna rağmen, ırkçılık yapılmamalı, Çingeneler sınıflandırılmalı ve sayıca az da olsalar da sakin, kendi halinde, zararsız, suç işlemeyen Çingenelere haksızlık yapılmamalı. Çingene çocukları da olsalar, çocuk olan kimseye eziyet edilmemeli, zarar verilmemeli.

    Lakin şu beladan artık TR temizlenmeli, kurtulmalı…

    Mübadelede Türk kabul edilerek Yunanistan’dan TR’ye getirilen Çingenelerin devam eden soyları tespit edilerek, tekrar topluca Yunanistan’a gönderilmeli. Tek hamlede hepsi vatandaşlıktan çıkartılmalı. O gün terör de biter, mafyalar da çöker, sanat camiası denilen ve halkı kasten namussuzlaştırmak, dinsizleştirmek isteyen teşkilat da çöker. Daha pek çok ciddi sorun da çözülür. TR’nin çözemeyeceği sorunu yok, yeter ki içimizdeki kriptolar çökertilsin, devletin kurumlarından temizlesin ve her meseleye karışmaları önlensin.

    Ben bu devletin ceza evlerinde kaldım, tıka basa mahkum doluydu, mahkumların aralarında gerçek Türklere denk gelmek pek mümkün değildi.

    Çoğunlukla Çingene, Kürt, Ermeni, Sabetaycı, Rum, Laz mahkumlar doluydu.

    İlk defa ceza evine alındığımda sadece 20 gün yattım ve sonra çıktım. Hiç muhatap olmadığım infaz memurları, zaten benim farklı olduğumu anlamışlar, kendi aralarında konuşmuşlar, çıkışta bunu anladım, öğrendim.

    Tahliye olacakken beni çevirdiler ve sordular. “Senin dosyana baktık biz, bir şey yok. İlk defa da içeri girdin, şimdi çıkıyorsun. Hani bize devlet diyor ya ıslah olmak, yeniden topluma kazandırılmak, bu sence mümkün mü? Bu gördüğün kişiler ıslah olurlar mu?” dedi.

    Beni çoktan bir sandalyeye kibarca oturtmuşlar, çevreme yarım çembere yakın şekilde kendi sandalyelerini koymuş ve onlar da oturmuşlardı.

    “Ben, kısa sürede buradan çıkacağıma emin olmasaydım, kesinlikle burada bir değil birkaç suç işlerdim. Bunlara tahammül edemez ve anladıkları dilden konuşurdum. Çıkacağımı bildiğim halde bile aşırı zorlandım. Neredeyse daha fazla tahammül edemeyecek ve patlayacaktım. Bunların bir daha insana dönüşmesi ihtimali sıfır. Aralarında, insan kalmışların oranı belki yüzde bir ya da ikidir.” dedim.

    Soruyu soran infaz memuru, o kadar içten, candan odaklanmıştı ki değerlendirmelerime, ben sözlerimi bitirdiğim gibi yerinde duramadı, ayağa kalktı ve arkadaşlarına “İşte gördünüz mü?” dedi.

    Ben o ceza evine apar topar konulmuştum, yazdığım yazılardan dolayı ceza evine konulmak, aklımdan bile geçmezdi. Ceza evine konulma kısmında, girişte çok iyi muamale görmüştüm. “İyi olan birkaç infaz memuruna denk geldim” galiba demiştim.

    Tahliye olacakken ise aynı kısımda daha uzun süre geçti, evrakları tamamlıyorlardı. Koridordaydım, önümden sürekli infaz memurları geçiyordu. Geçtikçe şaşırıyordum. Az sonra içimden “Bu nasıl olur, bu kadroyu kim seçmiş? Kesinlikle insan tanıyan birileri özenle seçmiş. Bu kişilerin hepsi seçmece ve kodları düzgün, davranışları düzgün, çok iyi kişiler” dedim.

    İçimden bunu dediğim gibi de başka bir infaz memuru geldi. Onu da hemen süzdüm, o tam tersineydi ve yaşı da vardı. Birkaç dakika bulunduğum yerdeki masada evrak işleri yaptı, uzunca süzdüm ve emin oldum ki kendini orada azınlık, ezik görüyordu. O ceza evi ona ve onun gibilere kalsa, her şey çok başka olurdu. Orada insanlıktan iz bulunamazdı.

    Daha sonra, yine yazdığım yazılardan dolayı, yine gizli Ermeni/Çingene savcılar ve hakimlerin ihanetleriyle ve tamamen haksız/hukuksuz şekilde cezalar aldım. Ümraniye’de, hırsızların, dolandırıcıların konulduğu ceza evine konuldum. On buçuk ay kaldım ve o süre boyunca hep fark ettim ki hırsızların, dolandırıcıların en az yarısı şaşı gözlü, uzun boylu, ince omuzlu…

    O ceza evinin bütün koğuşlarında kalmam mümkün değildi. Sadece iki koğuşunda kaldığım halde, o koğuşlarda ve koğuşlar harici ortak alanlarda denk geldiğim mahkumların en az yarısında göz kusurları vardı. Çoğu da şaşıydı. İnsan, bu tabloyu gözüyle görmese, yaşamasa belki inanamaz ama o kadar sık şaşılık vakası vardı.


    20 seneye yakın yatmış, hala benimle aynı koğuşta ceza evinde ceza yatmakta olan ve yaşı 64 olan bir mahkumu, herkesten daha çok ve aylar boyunca uzun uzun inceledim, analiz ettim.

    Kalpazanlık da yapmış. Suçları türlü türlü… Arada birkaç kez çıkmış, yeniden suçlara devam etmiş, yine yatıyordu. Bilinenin haricinde bir çocuğu daha varmış ki sadece bir kere, bebekken görmüş. Ne o kadın, ne o çocuk, bir dakika bile kendisinde vicdan azabına sebep olmamış. Bunları anlatırken bile gülüyordu. Kadını, çocukla birlikte sınır dış etmişler, Azerbaycan’a geri göndermişler ve kendisi için mevzu orada bitmiş. Hepsi bu… Bitmiş, o kadar. Bilinen çocuklarıyla da kedi-köpek gibi didişiyorlardı, görüşmelerde yaşadıklarını bile içeride herkese anlatıyordu.

    Böyle bir hayat yaşamış, defalarca ceza evinde yatmış ama insanlık dışı işleri bitmemiş. Bir gün koğuşun avlusunda şeytani bir tarzda gülerken “Biz miyiz suçlu, asıl onlar ahmak” diyordu. Sahte paralar ile kandırdığı ve canlarını yaktığı insanları kastediyordu.

    İşine gelince, “Ben bunca sene yattım içeride, senin gibi birini görmedim. Seninle bir ömür ceza yatarım” diyordu. İşine gelmeyince, koğuşta da yapmak istediği üçkağıtlarına, suç kapsamındaki işlerine meydan vermediğimde de gıyabımda diğer mahkumlara “Bunu kesmek lazım” diyordu. Dediği kişi de benden hiçbir yanlış tavır görmemiş olduğu halde, onu tasdik ediyordu. “Evet, kesmek lazım” diyordu. Bunlar için, yanlışı olmayan bir adam olmak, hayat hakkı bile verilmemesi gereken bir vahim suç haliyle yaşamak demek… İş tersine dönmüş bunlarda ve körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış.


    On buçuk ay içinde, insana benzeyen sadece üç beş kişi gördüm. Biri de Çingene/Roman bir gençti. Ben, bir asır gibi gelen bir buçuk aylık bir sürecin sonunda, herhangi bir suça bulaşmadan, başımı yakmadan ama bin dereden su getirerek bulunduğum koğuşu patlatmıştım. Bu yaptığıma içeride “koğuş patlatmak” diyorlar.

    Koğuş büyük oranda dağıtılmıştı, başka koğuşlara… Ceza evi idaresi eminim ki o güne lanet etti. Çünkü, onların aksi yöndeki bütün çabalarına hatta sık sık açıkça suç işlemelerine rağmen, ben o koğuştan hem çıktım, hem de kavgalara karışmadan, başımı yakmadan çıktım.

    Sonra ikinci bir koğuşa kondum. Öncelikle, ömrümde hiç sigara bile içmedim, içilen yerlerde de pek durmadım. Sırf bana inat, bütün itrazlarıma rağmen ikinci defa beni sigara içilen koğuşa koydular.

    İçeri girdim, bir dakika bile geçmeden anladım ki daha da beter bir koğuştayım. Kasten, daha da kötü haldeki bir koğuşa konmuştum. “Orada başını yakamadık, sana suçlar işletemedik. Nasıl yapabildiğini de anlamadık ama sabır ettin, oyununu oynadın ve koğuşu dağıtmak zorunda kaldık. Haydi seni şimdi burada görelim” demiş gibilerdi…

    Zemin katın kapalı kısmında birkaç mahkum vardı, selam verdim ve sonra avluya doğru yürüdüm. Daracık avluda sekiz on kişi voleybol oynuyorlardı. İçlerinden kısa boylu, fazlasıyla zayıf, teni fazlasıyla soluk biri dikkatimi çekti. Yaşı vardı, ağabey hatta amca diyorlardı bazı mahkumlar ona… Birkaç saniye onu süzdüm ve “Bu, çok pislik bir kişi, çok tehlikeli bir kişi, kapkara bir kişi” dedim içimden…

    Sonra oyunları bitti. Onlarla da usul gereği tanıştım. Sordukları sorular oldu, cevapladım. Sonra kalabalık biraz dağılır gibi oldu. O Çingene genci iyice fark ettim. Hemen anlaşılıyordu beden dilinden bile, kötü biri olmadığı…

    Bir döndü baktı bana, sanki yıllardır tanıyormuş ve güveniyormuş gibi tavırlarla yanaştı. Hemen hasbihal etmek etmek istedi. Çok dolmuş olduğu anlaşılıyordu. Beş dakika bile geçmemişti ki anladım o koğuşta kaldığı için çok ama çok aşırı bunaldığını, koğuşta insanlık görmediğini, bulamadığını…

    Bir oradan, bir buradan anlatıyordu. Hemen sözü, koğuşu değiştirmek istediğine ama idarenin kendisinin bu talebini defalarca ret ettiğine getirdi.

    Daha o koğuşa konulduğumun üzerinden 24 saatten biraz fazla zaman geçmişti ki gece vakti ortalık karıştı. Koptu bir gürültü ama öyle, böyle değil. Zemin katta değil, koğuşun üst katındaki yatakhane kısmında koptu o gürültü. Anladım ki kavga çıktı.

    Yatış saati gelmişti. Mahkumların bir kısmı üst kata birkaç dakika önce çıkmıştı. Sistem değişikti. Eski mahkumlar yataklarına gidip yatıyor, ben dahil yeni mahkumlar ise sabaha kadar masada, sandalyede oturuyor, sonra sabah sayımdan sonra, eski mahkumların yataklarına en fazla 3-4 saat yatabiliyorduk. 8 kişilik koğuşta 38 kişi kalmaya zorlanıyorduk, güya mahkumları ıslah etmeye odaklanmış olan sistem tarafından…

    İşte biz yeni mahkumlar ve birkaç eski mahkum aşağıda iken, yukarıda kavga çıktı. Hemen merdivenler koştum baktım ki o delikanlı Çingene gencin, bir kişi kollarını arkaya çekmiş tutuyor, diğeri o gence kafa atıyor. Bir başkası yüzünün sol yanına yumrukları saydırıyor. Diğeri ise neresine denk gelirse vuruyordu. Peş peşe vuruyorlar, çok sert dövüyorlardı. O halde bile onlardan birine kafa attı, sağlam darbe vurdu o genç… Ne döndüğünü ve kimin haklı olduğunu anlamam 30 saniyemi bile almadı.

    O Çingene genç haklıydı. Zaten üç beş dakikada bile fark edilebilecek kadar dürüsttü, samimiydi, içten/candan biriydi ve bu nedenle o koğuşa uyum sağlayamıyordu. Çünkü koğuşta insanlıktan eser yoktu ve bunun böyle olmasını en başta ceza evi idaresi istiyordu. Koğuşlarda birileri çıksın, gruplaşsın, keyfine göre hüküm sürsün, bastırsın koğuşu ve idare koğuşlarla uğraşmasın… Bu nedenle, kanuni izin olmadığı halde bile koğuş mümessili/temsilcisi sistemini işletiyordu. Zaten mümessil olanlar, yanlarına üç beş kişi daha alıp koğuşlarda adeta krallıklarını ilan ediyorlardı.

    Neyse.. O arada bağırışmalardan hemen anladım meseleyi… O Çingene genç haklı, o kapkara suratlı, kısa boylu ve cılız ihtiyar herif haksız. O ihtiyar “Bu yaşımda bana attığı iftiraya bak” diye ağlıyordu. Hatta bir ara da kendisini tutanlara rağmen bayılacak gibi oldu. Ben ise, o gencin gözlerimin önünde ve haksız şekilde dayak yemesine yanıyordum. Her şey çok hızlı oldu, yaşandı. Yine de müdahale edecektim ama neyin ne olduğunu ispat edebilecek şartlarda değildim. Yaklaşık bir gün önce başka bir koğuşu patlarak oraya gönderilmiştim. İdare, hastahane/rapor kartı oynayabilmek için ille de bir kavgaya karışmamı istiyordu. Suçişleri Bakanı Soysuz ve çetesi, bunu çok istiyorlardı. Destek olamadım o gence…


    O genci iyice dövdüler, ağzını yüzünü dağıttılar. Fimlerde görülebilecek sahnelerin aynıları oluştu ve her bir yandan vurdular. Sonra da aşağıya indiler, zile basıp infaz memurlarını çağırdılar. Baş belası biri imiş gibi o genci onlara teslim ettiler.

    Ben iyice şaşırdım. Ben elimi kaldırıp bir kişiye hem de nispeten çok hafif bir şekilde vursaydım, hem de haklı olarak vursaydım, başıma gelmeyen resmi prosedür kalmayacaktı. Bu eşkıya takımına hiçbir şey olmadı. Kurallar gereği, kavganın ikinci tarafını, o ihtiyar pisliği de koğuştan aldı infaz memurları.


    Kavga sırasında o Çingene genç “Yatmış oraya, bana baka baka kendini eliyle tatmin ediyor” diyordu. Çok sinirliydi, ihtiyarın sapığın teki olduğunu anlatmaya çabalıyordu ama kimse onu dinlemiyordu. Ben zaten koğuşa girdiğimden az sonra, yüzüne bakarak, en fazla beş saniyede anlamıştım. O kadar pislik bir herifti…

    Memurlar, kavgaya karışan iki kişiyi de koğuştan çıkarttıktan sonra… Koğuş içinde konuşmakta olan iki mahkumun tavırlarından, ortaya konuşmalarından ben iyice anlamıştım, o ihtiyarın cinsi sapık bir pislik olduğunu… Onlar da açıkça konuşamıyorlardı. Biri sadece kısık sesle “Çocuk haklı olabilir” dedi. Belli ki bildiği bir şeyler vardı. Onu da anlatmadı, zaten kimse dinlemek istemiyordu. Herkes neyin ne olduğunun zaten farkındaydı ama şeytanlaşmışlar ve numaralarını oynuyorlardı. Çingene gence vururken de çok delikanlı, adaletli, hassasiyet sahibi kişi rolü oynuyorlardı.

    Sabah oldu, haberler gelmeye başladı. “Şöyle olmuş, böyle yapmışlar. Başka koğuşa konulmuşlar” diye konuşuyorlardı. Galiba ondan üç gün sonra yeni yeni haberler geldi. Koğuş mümessili Volkan Ç.’ye haberler geldi, o da koğuş içinde bir kısmını söylemek zorunda kaldı.

    O ihtiyar daha önceki koğuşlarında da böyle sapıklıklar yapmış, çoktan adı çıkmış, idare bu hali gizliyormuş, o koğuştan şu koğuşa onu sevk ederek oyalanıyormuş. Devlet uğraşıyor, memur uğraşıyor, mahkum uğraşıyor, vatandaş vergi yüküyle bunları taşıyor. Sırtındaki kambur artıyor. Devlet gücü ile, hayatın her yerinde ve anında, suçlular, şeytanlaşmış olanlar kollanıyor. Masumlar, iyi niyetliler ise eziliyor, sürülüyor, intihara sürükleniyor, akıl hastahanelerine düşürülüyor.


    Sonra ben düşündüm. Müdahale etmediğime içim çok sıkılıyordu. O genç gönderilmiş olsa bile, arkasından o koğuştakilere hesap sorardım. Bir yandan da o ceza evinden çıkmam lazımdı, bu imtihanların da geçilmesi lazımdı. O Çingene gencin bu hadiseyi yaşamasında da hikmetler olduğunu, ancak bu şekilde böyle bir koğuştan kurtulabildiğini düşündüm. “Sıra sende, burada nasıl duracaksın bakalım” dedim kendi kendime…

    O koğuştaki onlarca insan şeytanıyla ki bir konuşsanız onlarla, hepsi de kendilerini alemin en kral adamları görüyorlar, yaklaşık sekiz ay o koğuşta kaldım. Neler neler yaşandı, nasıl mücadeleler verdildi, Kısım kısım anlatılsa, kitap olur, okuyanları da çok sarsar. İnsanın, dinsiz, namussuz, utanmaz olunca nasıl bir vahşi varlığa dönüştüğünü herkes anlar. Haram yiyenin nasıl da haramiye dönüştüğünü ve idam cezasının milletler için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu, herkes anlar.

    Sonunda, birinci koğuş gibi ikinci koğuşu da patlattım. Lakin bu defa, dağıtılanlardan, başka koğuşa gönderilenlerden de olmadım. O şartlarda bu kadarını yapabilmem , oyunu bu kadar iyi oynayabilmem de mümkün değildi. Himmetlerle mümkün oldu. Bazı şeyler denk getirildi. Planladıkları akış bozuldu. Bir gün gelir detaylı anlatırım. O ceza evinin birinci ve ikinci müdürü ki ikisi de gizli Ermeni kişilerdi, o gün kahrolmuşlardır. Haberi yukarı ulaştırdıklarında, o Soysuz da Tayyip de Bohçalı da Mehmet Haberal da kahrolmuşlardır.

    O delikanlı gence ne oldu bilmiyorum. Lakin onu insandan saymayarak acımasızca ezenler, dövenler, sövenler var ya, onlara hiçbir şey olmadı. İkinci haftası oldu, duramadım ve koğuşta onların yüzlerine “Ben anlamadım. Bir kişiyi böyle dövdünüz, paketlediniz, kapıya verdiniz ve sonra hiçbirinize bir şey olmadı. Disiplin cezası bile almadınız. Çok ilginç” dedim. Beklemiyorlardı bu tavrı, lakin beni ezemiyolardı. Derin bir sessizlik oldu… Şükür ki öyle zayıf, güçsüz görebilecekleri fiziki şartlarda değildim. Yoksa derdim çok daha büyüktü. Bir de bu insan şeytanlarına hak ettikleri muameleyi yapamıyorum diye, gündüzleri koğuşun avlusunun o çok sağlam beton duvarlarını yumrukluyordum. Küçük yaşlardan beri, betonlarla yumruk çalışmışlığım vardı. Spor yaparken, gayet sakin olduğum anlarda, onlarca sert yumruğum beton duvarlara peş peşe çarptıkça, elime koluma hiç ama hiç zarar gelmedikçe, herkes zaten mesajımı alıyordu. Bu da benim için bir emniyet vesilesi oluyordu. Duramayıp da açıkça “Hocam! Sen çok tehlikeli birisin. Vallahi gördüm seni, çok kötü” diyenler oluyordu. Lakin asıl emniyet vesilesi, hukuk bilmem, kanunları işletmeye çalışmam oluyordu. Sonunda idare de o dilekçeler ve hukuki tehditler karşısında istemeye istemeye ayara girmek zorunda kalıyordu.

    Ya o Çingene genç? Ya patlattığım ilk koğuşta, bana yapılmak istenen muamelelerin daha önce yapıldığı ve sonunda intihar eden genç? Onların suç neydi? Hukuk, siyaset bilmemek mi? Başlarında devlet yok muydu? Yetkililer yok muydu? İlk koğuşun mümessili ile yardımcısı, çetesinden Murat isimli kişiyle, bağıra bağıra, bana mesaj verdikleri anlaşılacak şekilde o kişiyi, nasıl intihar ettiğini konuşuyorlardı. Elbette ki gülüyorlardı. Bunların üzülmesini beklemek, kayaların yeşerip filizlenmesini beklemek kadar boşuna bir bekleyiş olur. Bu millet, vergileri ile bu pislikleri bundan sonra beslememeli… Devletin her kurumundan ve ayrıca ceza evlerinden gizli Ermeni kadrolar temizlenmeli. Bu ülkede bir daha asla af çıkmamalı. Şu sıralarda genel ya da kapsamlı af çıkartmayı düşünen ve iktidarı ihanetle, kanunsuzlukla ele geçirmiş olan gizli Ermenilere de meydan verilmemeli. Bu ülkede, af çıkmasını istemek, idamlık suç olmalı. Yazık o mahkumların eşlerine, çocuklarına, annelerine, babalarına, komşularına…

    Oranı yüzde bir midir, üç müdür neyse, hala insan kalmış ve ıslah olma ihtimali olan kişiler tek tek belirlenmeli. Onların ıslahı için mücadele edilmeli, emek verilmeli, masraf edilmeli. Islah olduğuna kanaat edilenler ise af edilmeli. Diğer türlüsü, insanlığa ihanet denilebilecek kadar ağır bir suç görülmeli.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Menzil Çukuru’na dair sarsıcı gerçekler

    Devletimizin bütün kurumlarına sızmış halde olan, hala müdahale edilmeyen gizli Ermeni/Çingene çetesi Menzil Çukuru’na dair sarsıcı gerçekler, hatıralar… Merhametsizlik, cahillik, fiziki ve manevi eziyet, bağnazlık, fiziki kirlilik, dinde sapıklık… Mevcut kanunlara göre suç kapsamında olan ama hala müdahale edilmeyen davranışlar/fiiller…

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Kitap tarayıcı

    Kitap tarıyor… Yazılarını dijital ortama aktartıyor, metin haline getiriyor. Taradıklarını bir yapay zekaya atsa, o yapay zeka, genel hatlarıyla o kitaba çok benzeyen ama kopyası gibi de durmayan yüzlerce benzeri kitabı yarım saate bile kalmadan yazabilir mi? Yapay zekaya Mevlana’nın Mesnevi’si, sahte Fatih’in divanı verilse, dakikalar içinde onların alternatiflerini yazabilir mi? Hatta onların geçmişte yapay zekalar tarafından yazılıp yazılmadığını kesinlik seviyesinde anlayabilir mi?

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Devrilen devrilene

    Tayyip devriliyor. Dikkat edin, üzerinize devrilmesin.

    https://atomic-temporary-191907261.wpcomstaging.com/2022/10/16/akbanki-kisa-surede-cokertecegim/

    Akbank da yıkılıyor. Dikkat edin, üzerinize yıkılmasın. Çok ama çok kötü hallerdeler.

    Hükumet, rejim, bakanlar, TBMM/vekiller, MİT’in yapısı, kanunlar, her şey değişecek hatta şu anlarda arka plandan değişmeye başladığı söylenebilir.

    Yine de Türkiye’de yıllarca çok büyük krizler, acılar, sorunlar yaşanacak. Çünkü bütün bunların yapılmasında çok ama çok geç kalındı. Nasıl diyorlar, iş işten geçti..

    Bankalarda tamamen kanun dışı şekilde işler çevriliyor. Olmayan mevduatlar, olmayan varlıklar, varmış gibi gösteriliyor. Hala bankalarda paranız, altınınız var zan ediyorsunuz ama çoktan eridi, yok edildi onlar… Kalan az bir nakit para ile, biraz da karşılıksız paralar ile, herkesin oyalıp işi çevirmeye çabalıyorlar.

    Türkiye’de tedavüldeki paranın yüzde kaçının gerçek, yüzde kaçının hükumet tarafından karşılıksız basılmış para olduğu bile belli değil. Hala MİT, durmak bilmeden karşılıksız dolar, euro da basıyor.

    “Keşke aylar hatta yıllar önce patlasaydı şu kriz, hiç bastırılmasaydı. Bu nedir ya” deyip her yerde göz yaşları dökeceksiniz. Lakin, geçti Bor’un pazarı, eşeklerinizi de istediğiniz yere sürün, umurumuzda bile değilsiniz.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Haydi görelim

    TR, Azerbaycan denilen pislik yuvasının, suni devletin, ikinci Ermenistan’ın, ikinci İsrail’in gazını, şusunu, busunu, şuraya ya da buraya aktarma projelerinde yer almayacak.

    Azerbaycan denilen o pislikler, nelerini, neresi üzerinden, nereye satıyorlarsa satsınlar. Türkiye’yi karıştırmayacaklar. Zaten bebek, çocuk, kadın kaçırıp satmakta bile çok mahirler. Depremzede bile kaçıracak kadar şeytanlar… Kendi kadınlarına fuhuş yaptırıp namus satmakta da mahirler. İngiltere ve İsrail’e kulluk etmekte de mahirler ve onlarla daha fazla paslaşarak satış yollarını genişletsinler. TR’den uzak dursunlar.

    TR’ye gelip de benim karşımda güya yeni bir seçim yaptıklarını, yeni bir hükumet tesis ettiklerini zan eden ülkeler, liderler, gizli servisler, milletler arası mafyalar, masonlar, satanistler ve uzaylı taraflar… Haydi şimdi gelsinler, TR’yi, benim sevk ettiğimin aksi bir yöne sevk etsinler de görelim. Zaten sözde seçimden önce de edemiyorlardı, şimdi mi edebilecekler, görelim.

    Yakacağım bu TR’yi ve millet denemez sürüyü ama yine de dünyanın o ülkelerini, devletlerini, gizli servislerini, mafyalarını, masonlarını ve şeytani sistemini de yakacağım, çökerteceğim. Bundan sonra böyle…

    İtirazı olan varsa, karşıma çıksın…

    Hiçbir tarafın danışıklı dövüşlerine, basit basit oyunlarına iki gün bile tahammül etmeyeceğim. Bu şeytani tavırlar devam ettikçe, ben bu dünyayı daha büyük felaketlere sürükleyeceğim.

    https://atomic-temporary-191907261.wpcomstaging.com/2023/07/14/ben-cani-degilim

    Bilesiniz ki adaletin kılıcının sizde hakkı vardı, ben de yalnızca onu alıyorum. Fazla feryat, figan duymak istemiyorum. Yıllardır bu günleri haber veriyorum. Belki kurtulmak isteyenler olur diye, maddi ve manevi sebeplerine uyarak bu günleri öteliyordum.

    Şimdi hepiniz için adalet istiyorum, ceza istiyorum. Ağlaşmayın orada, burada… Bunlar bile çok iyi günleriniz. Birkaç hafta sonrasında neler neler olacağını tahmin bile edemezsiniz.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

    ..

  • KAPATIYORUM

    Şu andan itibaren, İstanbul ve Çanakkale boğazlarını Rusya’nın ve onunla danışıklı dövüşen bütün ülkelerin (TR dahil) gemilerine ve denizaltılarına kapatıyorum.

    İnsan ve organ kaçırılan gemileri geçtim… Silah, mühimmat, askeri araç ve terörist kaçırılan gemileri geçtim… Türlü uyuşturucular kaçırılan gemileri de geçtim… Petrol ve türevlerini kaçıran gemileri de geçtim… Sigara/tütün kaçırılan gemiler bile boğazlarımızdan geçemeyecek. Tamamen ve en kesin şekilde kapatıyorum, yasaklıyorum.

    “Lanetleniriz, masum insanları hatta küçücük bebekleri, çocukları, ayrıca kadınları kaçırıp organ, fuhuş, ayin mafyalarına satmak da nedir” diyerek… Bundan uzak durarak… Normal yükünün yanında hiç denilebilecek kadar miktarda bir şeyler kaçıran ve kara para işine bir şekilde karışan gemiler ve personelleri de boğazlardan geçemeyecekler.

    Şu ana kadar görülmemiş şiddette sinyale girecekler. Yanacaklar, patlayacaklar, personelleri de diri diri yanacaklar. Ya da batacaklar. En hafifi bile tamiri çok güç ve uzun zaman alacak sorunlar yaşayacaklar. Bu ülkelere bundan sonra gemi/boğaz yolu yok.

    İstanbulla restleşebileceğini zan edenlere, danışıklı dövüşlerin korkak ve vahşi taraflarına, bundan böyle tahammül ve mühlet yok.

    Hiçbir şeyden de çekincemiz yok. Neresinden patlak vererek karışacaksa, karışsın, yansın, yıkılsın bu dünya… Ölen ölsün, cehenneme dolsun, kalanları da sonraki seferlerde dolarlar. Lakin İstanbul durmadan hizmetine devam eder.

    Söz konusu ülkelerin bu türlü gemilerine ve denizaltılarına Kara denizin, Ege denizinin ve Ak denizin tamamını da yasaklıyorum. Bu denizlerin herhangi bir yerinde bulunan deniz araçları, korunmanın mümkün olmadığı o sinyallere yakalanacaklar. Bu denizlere kıyı olan limanlardan, en ufak bir kara para işine alet ettikleri limanlar da ağır sinyallere girecekler. Bir gram benzin, herhangi bir patlayıcı ve yanıcı madde (askeri ve malzemeler/maddeler dahil), limanlarda yanıcıi parlayıcı ve patlayıcı ne bulursak, onlar üzerinden o limanları enkaza çevireceğiz. Kara paracı o liman/gümrük personellerini de bu vesile cezalandırmış olacağız. Bazı gemileri bu limanlarda iken patlayacak ya da yakacağız. Bazı limanların elektrik trafolarını bile patlatacağız. Sistemi tamamen işlemez hale getireceğiz. Bu ülkelerin normal liman/gümrük trafiğinin bile bozulmasını sağlayacağız

    Lanet gelsin bütün bu ülkelere, hükumetlere, bu akıl almaz gerçekleri bilip görüp de hiçbir mücadele vermeyen dünyanın dört bir yanındaki insan müsveddelerine…Yakacağım bu dünyayı, cayır cayır yakacağım, yanında insanlığı da yakacağım ama yine de bu şeytani, vahşi sistemi yıkacağım.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Sorunların en büyüğü, genetik kod bozukluğu

    Gözle tarama da görüldüğü kadarıyla… Sorunların en büyüğü, genetik kod bozukluğu…

    Karmakarışık ve uyumsuz genlerin bir araya gelmesine sebep olmuş evlilikler, akrabalıklar, sülaleler/soylar…

    Vakaların/şahısların en az yüzde sekseni, düzgün/sağlıklı bir hayat yaşamaları için ihtiyaç duyacakları gen kodlarına sahip değil. Ne kadar iyi niyetli ve gayretli olsalar da o sorunlarını aşamazlar. Kapalı olan idraklarını açamazlar, sürekli sorunlu olan sinir sistemlerini düzeltemezler. Normal çalışmayan beyinlerini düzeltemezler. Hafıza ve muhakeme sorunlarını ortadan kaldıramazlar. Önünü sonunu hesap etmeden davranışlar sergilemeyi durduramazlar. Bunlar, doğuştan gelen ve kalıcı olan genetik sorunların tezahürü…

    İlk yapılacak olan şey bu soyların devlet otoritesiyle tespit edilerek hem erkeklerinin hem kadınlarının kısırlaştırılması… Bu kadar ileri seviyede kod bozukluklarının yeni doğumlar vesilesiyle devam etmesine, yeni nesillere aktarılmasına, hem o doğacak çocukların çok büyük acılar çekmesine hem de çevrelerinin ve devletin taşınmaz yüklerin altına girmesine mani olmak. Cerrahlar kadar kararlı, merhametli olmak.

    Bunun haricinde, vakaların bazılarında öncelikli sorun, ortalamanın çok ama çok üzerinde zeka seviyesinde olmaları… Bunu kendilerinin de çevrelerinin de fark edememesi. Bu hallerine rağmen etraflarındaki normal insanlar gibi bir hayat yaşamaya zorlanmaları. Buna ayak uyduramayınca, sürekli uyumsuzluk, sürekli yanlış anlamalar ve yanlış anlaşılmalar yaşayınca da yalnızlaşmaları, bunalmaları…

    Vakaların bazılarında ise asıl sorun metafizik musallat… Orada, sadece birkaç gün içinde büyük oranda toparlanması, sadece üç hafta içinde tamamen iyileşmesi ihtimali olan kişiler de varmış.

    Muhtemelen aralarında aşık cin musallatı yaşayanlar da varmış. Çünkü hayatın akışı içinde sık sık görülen bir şeydir ki cinlerin kadınları, insanların erkeklerini çok beğenip aşık olduklarında, o erkekleri çok yoğun şekilde zihin kontrolünde tutuyorlar. Mantıksız, anlaşılamaz, yıllar sonra bile sırrı çözülemez şekilde suçlar işlemelerini sağlıyorlar. O erkek kendini bir anda ceza evinde ya da hastahanede buluyor. Artık oradan senelerce çıkamayacağı şartlara düşmüş oluyorlar.

    Neden ve nasıl suç işlediklerini, oralara nasıl sürüklendiklerini bile tam olarak bilemiyorlar. Zihin kontrolünde olmaları ihtimali akıllarına bile gelmiyor. Neden ve nasıl yaptıklarını anlayamadan, bir anlık bir parlamayla gurbete gitseler, sonra sakinleşince geri dönebilirler ama cinler işi sağlama alıyorlar ve ceza evine sürüklüyorlar.

    Cinlerin kadınları çok kıskançtırlar ve bir insan erkeğini, o erkeğin annesinden hatta kızkardeşinden bile kıskanıp uzak tutmak isterler.

    Bazı vakalarda asıl sorun ise, şahısların güçlü metafizik kabiliyetlere sahip olmaları ve bunun tam olarak farkında olmamaları. Metafizik kabiliyetlerin neler olduğunu, nasıl kullanıldığını bilmemeleri. Bu kabiliyetleri, kendi kontrollerine alamamaları…

    Başka insanların görmediği şeyleri gördükleri, duymadıkları şeyleri duydukları, hissetmedikleri şeyleri hissetikleri halde, bunun neden ve nasıl olduğunu bir türlü çözememeleri…

    Bu insanlara “Hani medyum denilen insanlar var ya, işte sende de aynı kabiliyetler var, hiç eksiği yok. Hatta onların bazılarında olanlarda daha fazla metafizik kabiliyetler bile sende var. Şimdi sana, senin diğer insanlar gibi olamamanın en büyük sebebini fark ettireceğim” denilseydi ve gerçekten dürüst metafizikçiler bu kişilere birkaç günlerini ayırsalardı, sorunlarını çok kısa sürede aşarlardı.

    Vakaların bir kısmında görülen şey ise, çok ama çok zor çocukluk, gençlik dönemleri yaşamaları. Çok sorunlu ailelerde ve çevrelerde yaşamış olmaları. Sürekli sözlü ve fizikli eziyet görmeleri, sürekli çevreden haksızlık ve gayr-i insani tavırlar görmeleri…

    Bazı vakalarda ise on saniye izlemeye bile gerek kalmadan anlaşılabiliyor ki şahıslar bile isteye akıllarını zorlamışlar. Nefislerine öyle bir uymuşlar ki her pisliği yaptıkları halde bir yandan da kendilerini dünyanın en çalışkan, zeki, dürüst, namuslu insanları gibi görür olmuşlar. Nefislerinin elinde, hayvanlardan bile aşağı hallere düşmüşler. Bunların, hoş görülecek ve hasta kabul edilecek bir yanları yok. Bunlar için boşuna masraf etmeye, kamu yükünü artırmaya da gerek yok. İdam cezası uygulanmalı.

    En büyük sorunlardan biri de psikiyatrinin uydurma ve sömürmeye dönük bir bilim dalı olması, ilaçlarının hiçbir işe yaramaması, psikiyatri sahasında büyük çoğunlukla kripto kimlikli hainlerin faaliyet göstermesi… Masonların ve satanistlerin bu sahadan çok büyük menfaatler elde etmeleri.

    Metafizik kabiliyeti olup bir de dürüst olan, kabiliyetleri ile insanlığın faydasına işler yapacak olan kişilerin yolunu da bu sözde hastahaneler ve ilaçlar ile kesebilmeleri…

    Tamamen farazi değerlendirmeleri/kriterleri ve teşhisleri olan bu sözde bilim dalı sayesinde, ticaret ve siyaset sahalarında kendilerine güçlü/dişli rakip olan kişilerin bile mümkün olanlarını bu yolla, sözde psikiyatri hastahaneleri ve ilaçları yoluyla oyun dışına atabilmeleri…

    Şu videoda görülenler arasındaki yarı akıllılar bile anlamışlar ki orası bir hastahane değil, en ince detaylarına kadar sömürmeye ve oyalamaya planlanmış vahşi bir çark… Kamunun kaynakları kripto kimlikli hainlerin cemaatlerine akıyor. Devletimiz bu sözde hastahaneler üzerinden onlarca senedir soyuluyor. Bir yandan da milletimizin vergileri yurt dışındaki sözde ilaç firmalarına ve onların arkasındaki masonlara, satanistlere akıyor.

    O baş hekime de biri soymalıymış:

    • Hastaların sözde tedavi süreçlerine destek olmak için sadece bulaşık yıkatılması, temizlik yaptırılması mı aklınıza geliyor? Madem ki asıl maksadınız onları meşgul etmek, boş oturmalarına ve derin düşünmelerine mani olmak… O halde neden gerçekten zevk de alarak, aynı zamanda sakinleşerek belli başlı el işleri/sanatları yapmaya ve ayrıca spor yapmaya teşvik etmediniz? Eş zamanlı ve düzenli olarak neden dinlendirici müzikler dinletmediniz? Gerçekten ferahlatan görüntüler, filmler, belgeseller izletmediniz?

    Şu lanet olasıca sözde bilim dalından, psikiyatriden, onun üzerinden sebep olunan bütün acılardan ve sorunlardan artık bütün dünyanın kurtulması gerekiyor. İnsanı insandan saymayan üç beş tane mason ve Yahudi, uydurmuşlar sözde bilim dalı diye psikiyatriyi, on milyonlarca akıllı ve dürüst kişi bunu yıkamıyor. Ülkelerin meclislerindeki hainler, masonlar bile bunlara çalışıyor. Uydurmuşlar birkaç tane sözde psikiyatri derneği, kadrolarını kendi adamları ile doldurmuşlar, devlet otoritesi gibi tavırlar sergiliyor bu sözde dernekler.

    https://atomic-temporary-191907261.wpcomstaging.com/2023/07/26/su-sagdaki-kim-kazim-sen-misin/

    Gördün mü Kazım?

    Şu son görüntüne bakarak, aklının yarıdan fazlasının gitmiş, kaybedilmiş olduğunu değerlendirdim. Çok ağır ve sonu çok felaket olan bir krizin içinde olduğunu değerlendirdim. Kaşının, gözünün, yüz hatlarının, beden dilinin, renginin değerlendirmesini daha isabetli yapayım, hata olmasın diye… Tuttum akıl hastahanesindeki kişilerin görüntülerine bakmak istedim. Mevzu nerelere geldi…

    Lakin kesinlikle emin oldum ki o tarihte, o hastahanede bulunanların çoğu, senin şu tarihteki şu halinden daha ehven haldelermiş. Kendine ne halt edeceksen et Kazım ama sakın çevrene zarar verme. Bak, bir kişiye sıkabiliyorsun, ikincide af etmiyorlar, yatırıyorlar, haberin olsun.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya