Etiket: Çingeneler

  • Tam da anlattığım hal

    22 sene değil, 22 milyon sene yaşasa bile, dünyadaki herkes bu süre boyunca bütün işlerini bırakıp da şu şahsı topluma geri kazandırmak istese bile, bunu yapamazlar. Bu, teknik olarak mümkün değil. Çünkü bu kişi aslında artık insan değil. Sadece sureten insan…

    Eskiler “ar damarı çatlamış” derlerdi. İnsan, bir kere insanlıktan çıkınca, bir daha asla insana dönüşemez.

    Bu şahıs, tam da anlattığım ve kaldığım o Ümraniye E tipi toplama kampında (ceza evi de diyorlar) kalmış. Tek tek dolaşmadım ama adım kadar eminim ki TR’nin ceza evleri bunlarla dolu.

    Karnını doyuramayan, kendi geçimini tam olarak sağlayamayan Türkiyelilerden hatta asgari ücretlilerden kesilen devasa vergilerle bile bu lüzumsuzları besliyor bu devlet… Hem de yüz binlercesini… Bazını 28 sene, bazılarını 32 sene bile besliyor. Şu devasa mali kriz yıllarında bile, bunlar için her sene birkaç tane yeni ceza evi de yapıyor.

    20 küsur sene aralıksız yatıp çıktıktan hemen sonra onlarca kişiyi dolandırarak tekrar 20 küsur yıl ceza alanı ve yeniden sözde ceza evine gireni gördüm ben… Kendini hiç kusurlu görmüyordu. Bunalmış, daralmış diye ruh hastalıkları hastahanesine götürülüp getiriliyordu, türlü türlü lüzumsuz masraflar yapılıyordu milletin vergileriyle…

    Bunlara af çıkartacaklarmış. Bunlara af çıkartmak isteyenler ya hiç hayat tecrübesi olmayan ve insanları tanımayan kişilerdir ya da bunlar kadar insanlıktan çıkmış kişilerdir.

    https://atomic-temporary-191907261.wpcomstaging.com/2023/07/27/baska-turlu-cozulemez/

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Hindistan’dan bir görüntü gibi

    Ne kadar basit bir görüntü. Ulaştırma bakanı Uraloğlu, Van’da açılış yapmış.

    O güneş panelleri daha şimdiden dalgalanmışlarsa, teraziye alınmadan montajlanmışlarsa, oranın on sene sonrasnı değil, iki ay sonrasını bile düşünmek istemiyorum.

    İnsan açılış için bile olsa panellerin üzerini yıkatır, temizletir. Gerçi yıkatsalar ne olacak, günde kaç kere tozla kaplanıyor ve bir işe yaramıyorlar. Bakan desen zaten gizli Ermeni… Çingene de diyebilirsiniz ve Hindistanlılar gibi bir görüntüsü zaten var. Kürsü, renkler, her şey de berbat.

    Güneş enerjisi panellerinin verimi de yok geleceği de yok. Bu sahada yapılan bütün yatırımlar da çöp ama bunda da ısrar ediliyor. Çünkü asıl maksat güneş enerjisi santralleri yapmak ve memlekete faydalı olmak değil, vurgun vurmak.

    Neyi nereden düzelteceksin, bu ülke yıkılmadan düzelmez.

    Çok tesirli bir sıfırlama/resetleme lazım.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Başka türlü çözülemez

    Genetik kod sorunları çözülmedikten sonra, Kuştepe’nin ve TR’deki benzeri yerlerin sorunları asla çözülemez. İhtiyacın fazlasıyla para olsa da devlet destekleri olsa da teknolojik imkanlar olsa da eğitici personel ve tıp personelleri olsa da sorunlar asla çözülemez. Hırsızlık, arsızlık, fuhuş, kirlilik, hastalık, kavga, cahillik ortadan kaldırılamaz.

    Devletin yapması gereken ilk iş, aklın ve ilmin gereği olarak, hukukun ve tıbbın gereği olarak, bu insanları derhal kısırlaştırmak… Bu insanlara, bundan daha merhametli bir müdahale yapmak, mümkün değil…

    Böylelikle bu insanların çocukları/nesilleri olmayacak, böyle çileler çekmeyecekler ve kimseye de çok büyük çileler çektirmeyecekler.

    Bunun yapılabilmesi için de ilk iş, içimizdeki Ermenistan’ın çökertilmesi… Kendilerine Ermeni denilen, köklerinin Çingene olduğunu bilen kesimler, Çingeneleri toplumda “Aslında sorunsuz, neşeli, geçimli insanlar” gibi kabullendirme ve onları hukuk dışı şekilde kollama mücadelesini terk etmeyecektir.

    Çingeneler üzerinden kara para işleri de dahil olmak üzere suç kapsamındaki türlü işleri yaptırmak yolunu da terk etmeyeceklerdir. İçimizdeki Ermenistan da türlü yabancı ve Türk düşmanı unsurlar da Çingeneler üzerinden besleniyorlar.

    Türkiye’de Çingenelik sorunu çözülse, TR’nin çözülemez gibi görülen devasa sorunlarının yarıdan çok fazlası hemen çözülür.

    Şu videoyu çekip yayınlayan Mert Öztürk bile İzmir’li bir yarı Çingene… Günümüzde onlara “gizli Ermeni” de diyoruz. Kendilerini Ermeni/Hristiyan olarak görüyorlar ama köklerinin Çingenelik olduğunu bazıları biliyorlar, bazıları ise bilmiyorlar. Videosunun sonuna doğru konuşturduğu “Metin Dede” de Ermeni ve pisliğin teki…

    TR’de Çingene mahallelerini MİT, böyle karakterler üzerinden de kontrolde tutuyor, besliyor, yönlendiriyor ve her türlü kara para, fuhuş, uyuşturucu, hırsızlık, gasp ve diğer suç işlerinde kullanıyor. Tamamen ihanet ve kara para teşkilatı olan MİT de zaten tıka basa gizli Ermeni/Çingene dolu… TR’nin ceza evleri de Çingene dolu ve resmi kayıtlarda, değerlendirmelerde/istitatistiklerde Türk olarak görülüyorlar. Sonra birileri çıkıp “Her suç, her rezillik Türklerde” diyorlar. Bakıyorsunuz, bu şartlarda bunu diyebilenler de kendini Ermeni, Süryani, Rum, Yahudi zan eden Çingene kişiler çıkıyorlar.

    İblis’in, dünya insanlığına karşı elindeki en büyük kartlardan biri Çingeneler…

    Buna rağmen, ırkçılık yapılmamalı, Çingeneler sınıflandırılmalı ve sayıca az da olsalar da sakin, kendi halinde, zararsız, suç işlemeyen Çingenelere haksızlık yapılmamalı. Çingene çocukları da olsalar, çocuk olan kimseye eziyet edilmemeli, zarar verilmemeli.

    Lakin şu beladan artık TR temizlenmeli, kurtulmalı…

    Mübadelede Türk kabul edilerek Yunanistan’dan TR’ye getirilen Çingenelerin devam eden soyları tespit edilerek, tekrar topluca Yunanistan’a gönderilmeli. Tek hamlede hepsi vatandaşlıktan çıkartılmalı. O gün terör de biter, mafyalar da çöker, sanat camiası denilen ve halkı kasten namussuzlaştırmak, dinsizleştirmek isteyen teşkilat da çöker. Daha pek çok ciddi sorun da çözülür. TR’nin çözemeyeceği sorunu yok, yeter ki içimizdeki kriptolar çökertilsin, devletin kurumlarından temizlesin ve her meseleye karışmaları önlensin.

    Ben bu devletin ceza evlerinde kaldım, tıka basa mahkum doluydu, mahkumların aralarında gerçek Türklere denk gelmek pek mümkün değildi.

    Çoğunlukla Çingene, Kürt, Ermeni, Sabetaycı, Rum, Laz mahkumlar doluydu.

    İlk defa ceza evine alındığımda sadece 20 gün yattım ve sonra çıktım. Hiç muhatap olmadığım infaz memurları, zaten benim farklı olduğumu anlamışlar, kendi aralarında konuşmuşlar, çıkışta bunu anladım, öğrendim.

    Tahliye olacakken beni çevirdiler ve sordular. “Senin dosyana baktık biz, bir şey yok. İlk defa da içeri girdin, şimdi çıkıyorsun. Hani bize devlet diyor ya ıslah olmak, yeniden topluma kazandırılmak, bu sence mümkün mü? Bu gördüğün kişiler ıslah olurlar mu?” dedi.

    Beni çoktan bir sandalyeye kibarca oturtmuşlar, çevreme yarım çembere yakın şekilde kendi sandalyelerini koymuş ve onlar da oturmuşlardı.

    “Ben, kısa sürede buradan çıkacağıma emin olmasaydım, kesinlikle burada bir değil birkaç suç işlerdim. Bunlara tahammül edemez ve anladıkları dilden konuşurdum. Çıkacağımı bildiğim halde bile aşırı zorlandım. Neredeyse daha fazla tahammül edemeyecek ve patlayacaktım. Bunların bir daha insana dönüşmesi ihtimali sıfır. Aralarında, insan kalmışların oranı belki yüzde bir ya da ikidir.” dedim.

    Soruyu soran infaz memuru, o kadar içten, candan odaklanmıştı ki değerlendirmelerime, ben sözlerimi bitirdiğim gibi yerinde duramadı, ayağa kalktı ve arkadaşlarına “İşte gördünüz mü?” dedi.

    Ben o ceza evine apar topar konulmuştum, yazdığım yazılardan dolayı ceza evine konulmak, aklımdan bile geçmezdi. Ceza evine konulma kısmında, girişte çok iyi muamale görmüştüm. “İyi olan birkaç infaz memuruna denk geldim” galiba demiştim.

    Tahliye olacakken ise aynı kısımda daha uzun süre geçti, evrakları tamamlıyorlardı. Koridordaydım, önümden sürekli infaz memurları geçiyordu. Geçtikçe şaşırıyordum. Az sonra içimden “Bu nasıl olur, bu kadroyu kim seçmiş? Kesinlikle insan tanıyan birileri özenle seçmiş. Bu kişilerin hepsi seçmece ve kodları düzgün, davranışları düzgün, çok iyi kişiler” dedim.

    İçimden bunu dediğim gibi de başka bir infaz memuru geldi. Onu da hemen süzdüm, o tam tersineydi ve yaşı da vardı. Birkaç dakika bulunduğum yerdeki masada evrak işleri yaptı, uzunca süzdüm ve emin oldum ki kendini orada azınlık, ezik görüyordu. O ceza evi ona ve onun gibilere kalsa, her şey çok başka olurdu. Orada insanlıktan iz bulunamazdı.

    Daha sonra, yine yazdığım yazılardan dolayı, yine gizli Ermeni/Çingene savcılar ve hakimlerin ihanetleriyle ve tamamen haksız/hukuksuz şekilde cezalar aldım. Ümraniye’de, hırsızların, dolandırıcıların konulduğu ceza evine konuldum. On buçuk ay kaldım ve o süre boyunca hep fark ettim ki hırsızların, dolandırıcıların en az yarısı şaşı gözlü, uzun boylu, ince omuzlu…

    O ceza evinin bütün koğuşlarında kalmam mümkün değildi. Sadece iki koğuşunda kaldığım halde, o koğuşlarda ve koğuşlar harici ortak alanlarda denk geldiğim mahkumların en az yarısında göz kusurları vardı. Çoğu da şaşıydı. İnsan, bu tabloyu gözüyle görmese, yaşamasa belki inanamaz ama o kadar sık şaşılık vakası vardı.


    20 seneye yakın yatmış, hala benimle aynı koğuşta ceza evinde ceza yatmakta olan ve yaşı 64 olan bir mahkumu, herkesten daha çok ve aylar boyunca uzun uzun inceledim, analiz ettim.

    Kalpazanlık da yapmış. Suçları türlü türlü… Arada birkaç kez çıkmış, yeniden suçlara devam etmiş, yine yatıyordu. Bilinenin haricinde bir çocuğu daha varmış ki sadece bir kere, bebekken görmüş. Ne o kadın, ne o çocuk, bir dakika bile kendisinde vicdan azabına sebep olmamış. Bunları anlatırken bile gülüyordu. Kadını, çocukla birlikte sınır dış etmişler, Azerbaycan’a geri göndermişler ve kendisi için mevzu orada bitmiş. Hepsi bu… Bitmiş, o kadar. Bilinen çocuklarıyla da kedi-köpek gibi didişiyorlardı, görüşmelerde yaşadıklarını bile içeride herkese anlatıyordu.

    Böyle bir hayat yaşamış, defalarca ceza evinde yatmış ama insanlık dışı işleri bitmemiş. Bir gün koğuşun avlusunda şeytani bir tarzda gülerken “Biz miyiz suçlu, asıl onlar ahmak” diyordu. Sahte paralar ile kandırdığı ve canlarını yaktığı insanları kastediyordu.

    İşine gelince, “Ben bunca sene yattım içeride, senin gibi birini görmedim. Seninle bir ömür ceza yatarım” diyordu. İşine gelmeyince, koğuşta da yapmak istediği üçkağıtlarına, suç kapsamındaki işlerine meydan vermediğimde de gıyabımda diğer mahkumlara “Bunu kesmek lazım” diyordu. Dediği kişi de benden hiçbir yanlış tavır görmemiş olduğu halde, onu tasdik ediyordu. “Evet, kesmek lazım” diyordu. Bunlar için, yanlışı olmayan bir adam olmak, hayat hakkı bile verilmemesi gereken bir vahim suç haliyle yaşamak demek… İş tersine dönmüş bunlarda ve körler memleketinde görmek hastalık sayılırmış.


    On buçuk ay içinde, insana benzeyen sadece üç beş kişi gördüm. Biri de Çingene/Roman bir gençti. Ben, bir asır gibi gelen bir buçuk aylık bir sürecin sonunda, herhangi bir suça bulaşmadan, başımı yakmadan ama bin dereden su getirerek bulunduğum koğuşu patlatmıştım. Bu yaptığıma içeride “koğuş patlatmak” diyorlar.

    Koğuş büyük oranda dağıtılmıştı, başka koğuşlara… Ceza evi idaresi eminim ki o güne lanet etti. Çünkü, onların aksi yöndeki bütün çabalarına hatta sık sık açıkça suç işlemelerine rağmen, ben o koğuştan hem çıktım, hem de kavgalara karışmadan, başımı yakmadan çıktım.

    Sonra ikinci bir koğuşa kondum. Öncelikle, ömrümde hiç sigara bile içmedim, içilen yerlerde de pek durmadım. Sırf bana inat, bütün itrazlarıma rağmen ikinci defa beni sigara içilen koğuşa koydular.

    İçeri girdim, bir dakika bile geçmeden anladım ki daha da beter bir koğuştayım. Kasten, daha da kötü haldeki bir koğuşa konmuştum. “Orada başını yakamadık, sana suçlar işletemedik. Nasıl yapabildiğini de anlamadık ama sabır ettin, oyununu oynadın ve koğuşu dağıtmak zorunda kaldık. Haydi seni şimdi burada görelim” demiş gibilerdi…

    Zemin katın kapalı kısmında birkaç mahkum vardı, selam verdim ve sonra avluya doğru yürüdüm. Daracık avluda sekiz on kişi voleybol oynuyorlardı. İçlerinden kısa boylu, fazlasıyla zayıf, teni fazlasıyla soluk biri dikkatimi çekti. Yaşı vardı, ağabey hatta amca diyorlardı bazı mahkumlar ona… Birkaç saniye onu süzdüm ve “Bu, çok pislik bir kişi, çok tehlikeli bir kişi, kapkara bir kişi” dedim içimden…

    Sonra oyunları bitti. Onlarla da usul gereği tanıştım. Sordukları sorular oldu, cevapladım. Sonra kalabalık biraz dağılır gibi oldu. O Çingene genci iyice fark ettim. Hemen anlaşılıyordu beden dilinden bile, kötü biri olmadığı…

    Bir döndü baktı bana, sanki yıllardır tanıyormuş ve güveniyormuş gibi tavırlarla yanaştı. Hemen hasbihal etmek etmek istedi. Çok dolmuş olduğu anlaşılıyordu. Beş dakika bile geçmemişti ki anladım o koğuşta kaldığı için çok ama çok aşırı bunaldığını, koğuşta insanlık görmediğini, bulamadığını…

    Bir oradan, bir buradan anlatıyordu. Hemen sözü, koğuşu değiştirmek istediğine ama idarenin kendisinin bu talebini defalarca ret ettiğine getirdi.

    Daha o koğuşa konulduğumun üzerinden 24 saatten biraz fazla zaman geçmişti ki gece vakti ortalık karıştı. Koptu bir gürültü ama öyle, böyle değil. Zemin katta değil, koğuşun üst katındaki yatakhane kısmında koptu o gürültü. Anladım ki kavga çıktı.

    Yatış saati gelmişti. Mahkumların bir kısmı üst kata birkaç dakika önce çıkmıştı. Sistem değişikti. Eski mahkumlar yataklarına gidip yatıyor, ben dahil yeni mahkumlar ise sabaha kadar masada, sandalyede oturuyor, sonra sabah sayımdan sonra, eski mahkumların yataklarına en fazla 3-4 saat yatabiliyorduk. 8 kişilik koğuşta 38 kişi kalmaya zorlanıyorduk, güya mahkumları ıslah etmeye odaklanmış olan sistem tarafından…

    İşte biz yeni mahkumlar ve birkaç eski mahkum aşağıda iken, yukarıda kavga çıktı. Hemen merdivenler koştum baktım ki o delikanlı Çingene gencin, bir kişi kollarını arkaya çekmiş tutuyor, diğeri o gence kafa atıyor. Bir başkası yüzünün sol yanına yumrukları saydırıyor. Diğeri ise neresine denk gelirse vuruyordu. Peş peşe vuruyorlar, çok sert dövüyorlardı. O halde bile onlardan birine kafa attı, sağlam darbe vurdu o genç… Ne döndüğünü ve kimin haklı olduğunu anlamam 30 saniyemi bile almadı.

    O Çingene genç haklıydı. Zaten üç beş dakikada bile fark edilebilecek kadar dürüsttü, samimiydi, içten/candan biriydi ve bu nedenle o koğuşa uyum sağlayamıyordu. Çünkü koğuşta insanlıktan eser yoktu ve bunun böyle olmasını en başta ceza evi idaresi istiyordu. Koğuşlarda birileri çıksın, gruplaşsın, keyfine göre hüküm sürsün, bastırsın koğuşu ve idare koğuşlarla uğraşmasın… Bu nedenle, kanuni izin olmadığı halde bile koğuş mümessili/temsilcisi sistemini işletiyordu. Zaten mümessil olanlar, yanlarına üç beş kişi daha alıp koğuşlarda adeta krallıklarını ilan ediyorlardı.

    Neyse.. O arada bağırışmalardan hemen anladım meseleyi… O Çingene genç haklı, o kapkara suratlı, kısa boylu ve cılız ihtiyar herif haksız. O ihtiyar “Bu yaşımda bana attığı iftiraya bak” diye ağlıyordu. Hatta bir ara da kendisini tutanlara rağmen bayılacak gibi oldu. Ben ise, o gencin gözlerimin önünde ve haksız şekilde dayak yemesine yanıyordum. Her şey çok hızlı oldu, yaşandı. Yine de müdahale edecektim ama neyin ne olduğunu ispat edebilecek şartlarda değildim. Yaklaşık bir gün önce başka bir koğuşu patlarak oraya gönderilmiştim. İdare, hastahane/rapor kartı oynayabilmek için ille de bir kavgaya karışmamı istiyordu. Suçişleri Bakanı Soysuz ve çetesi, bunu çok istiyorlardı. Destek olamadım o gence…


    O genci iyice dövdüler, ağzını yüzünü dağıttılar. Fimlerde görülebilecek sahnelerin aynıları oluştu ve her bir yandan vurdular. Sonra da aşağıya indiler, zile basıp infaz memurlarını çağırdılar. Baş belası biri imiş gibi o genci onlara teslim ettiler.

    Ben iyice şaşırdım. Ben elimi kaldırıp bir kişiye hem de nispeten çok hafif bir şekilde vursaydım, hem de haklı olarak vursaydım, başıma gelmeyen resmi prosedür kalmayacaktı. Bu eşkıya takımına hiçbir şey olmadı. Kurallar gereği, kavganın ikinci tarafını, o ihtiyar pisliği de koğuştan aldı infaz memurları.


    Kavga sırasında o Çingene genç “Yatmış oraya, bana baka baka kendini eliyle tatmin ediyor” diyordu. Çok sinirliydi, ihtiyarın sapığın teki olduğunu anlatmaya çabalıyordu ama kimse onu dinlemiyordu. Ben zaten koğuşa girdiğimden az sonra, yüzüne bakarak, en fazla beş saniyede anlamıştım. O kadar pislik bir herifti…

    Memurlar, kavgaya karışan iki kişiyi de koğuştan çıkarttıktan sonra… Koğuş içinde konuşmakta olan iki mahkumun tavırlarından, ortaya konuşmalarından ben iyice anlamıştım, o ihtiyarın cinsi sapık bir pislik olduğunu… Onlar da açıkça konuşamıyorlardı. Biri sadece kısık sesle “Çocuk haklı olabilir” dedi. Belli ki bildiği bir şeyler vardı. Onu da anlatmadı, zaten kimse dinlemek istemiyordu. Herkes neyin ne olduğunun zaten farkındaydı ama şeytanlaşmışlar ve numaralarını oynuyorlardı. Çingene gence vururken de çok delikanlı, adaletli, hassasiyet sahibi kişi rolü oynuyorlardı.

    Sabah oldu, haberler gelmeye başladı. “Şöyle olmuş, böyle yapmışlar. Başka koğuşa konulmuşlar” diye konuşuyorlardı. Galiba ondan üç gün sonra yeni yeni haberler geldi. Koğuş mümessili Volkan Ç.’ye haberler geldi, o da koğuş içinde bir kısmını söylemek zorunda kaldı.

    O ihtiyar daha önceki koğuşlarında da böyle sapıklıklar yapmış, çoktan adı çıkmış, idare bu hali gizliyormuş, o koğuştan şu koğuşa onu sevk ederek oyalanıyormuş. Devlet uğraşıyor, memur uğraşıyor, mahkum uğraşıyor, vatandaş vergi yüküyle bunları taşıyor. Sırtındaki kambur artıyor. Devlet gücü ile, hayatın her yerinde ve anında, suçlular, şeytanlaşmış olanlar kollanıyor. Masumlar, iyi niyetliler ise eziliyor, sürülüyor, intihara sürükleniyor, akıl hastahanelerine düşürülüyor.


    Sonra ben düşündüm. Müdahale etmediğime içim çok sıkılıyordu. O genç gönderilmiş olsa bile, arkasından o koğuştakilere hesap sorardım. Bir yandan da o ceza evinden çıkmam lazımdı, bu imtihanların da geçilmesi lazımdı. O Çingene gencin bu hadiseyi yaşamasında da hikmetler olduğunu, ancak bu şekilde böyle bir koğuştan kurtulabildiğini düşündüm. “Sıra sende, burada nasıl duracaksın bakalım” dedim kendi kendime…

    O koğuştaki onlarca insan şeytanıyla ki bir konuşsanız onlarla, hepsi de kendilerini alemin en kral adamları görüyorlar, yaklaşık sekiz ay o koğuşta kaldım. Neler neler yaşandı, nasıl mücadeleler verdildi, Kısım kısım anlatılsa, kitap olur, okuyanları da çok sarsar. İnsanın, dinsiz, namussuz, utanmaz olunca nasıl bir vahşi varlığa dönüştüğünü herkes anlar. Haram yiyenin nasıl da haramiye dönüştüğünü ve idam cezasının milletler için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu, herkes anlar.

    Sonunda, birinci koğuş gibi ikinci koğuşu da patlattım. Lakin bu defa, dağıtılanlardan, başka koğuşa gönderilenlerden de olmadım. O şartlarda bu kadarını yapabilmem , oyunu bu kadar iyi oynayabilmem de mümkün değildi. Himmetlerle mümkün oldu. Bazı şeyler denk getirildi. Planladıkları akış bozuldu. Bir gün gelir detaylı anlatırım. O ceza evinin birinci ve ikinci müdürü ki ikisi de gizli Ermeni kişilerdi, o gün kahrolmuşlardır. Haberi yukarı ulaştırdıklarında, o Soysuz da Tayyip de Bohçalı da Mehmet Haberal da kahrolmuşlardır.

    O delikanlı gence ne oldu bilmiyorum. Lakin onu insandan saymayarak acımasızca ezenler, dövenler, sövenler var ya, onlara hiçbir şey olmadı. İkinci haftası oldu, duramadım ve koğuşta onların yüzlerine “Ben anlamadım. Bir kişiyi böyle dövdünüz, paketlediniz, kapıya verdiniz ve sonra hiçbirinize bir şey olmadı. Disiplin cezası bile almadınız. Çok ilginç” dedim. Beklemiyorlardı bu tavrı, lakin beni ezemiyolardı. Derin bir sessizlik oldu… Şükür ki öyle zayıf, güçsüz görebilecekleri fiziki şartlarda değildim. Yoksa derdim çok daha büyüktü. Bir de bu insan şeytanlarına hak ettikleri muameleyi yapamıyorum diye, gündüzleri koğuşun avlusunun o çok sağlam beton duvarlarını yumrukluyordum. Küçük yaşlardan beri, betonlarla yumruk çalışmışlığım vardı. Spor yaparken, gayet sakin olduğum anlarda, onlarca sert yumruğum beton duvarlara peş peşe çarptıkça, elime koluma hiç ama hiç zarar gelmedikçe, herkes zaten mesajımı alıyordu. Bu da benim için bir emniyet vesilesi oluyordu. Duramayıp da açıkça “Hocam! Sen çok tehlikeli birisin. Vallahi gördüm seni, çok kötü” diyenler oluyordu. Lakin asıl emniyet vesilesi, hukuk bilmem, kanunları işletmeye çalışmam oluyordu. Sonunda idare de o dilekçeler ve hukuki tehditler karşısında istemeye istemeye ayara girmek zorunda kalıyordu.

    Ya o Çingene genç? Ya patlattığım ilk koğuşta, bana yapılmak istenen muamelelerin daha önce yapıldığı ve sonunda intihar eden genç? Onların suç neydi? Hukuk, siyaset bilmemek mi? Başlarında devlet yok muydu? Yetkililer yok muydu? İlk koğuşun mümessili ile yardımcısı, çetesinden Murat isimli kişiyle, bağıra bağıra, bana mesaj verdikleri anlaşılacak şekilde o kişiyi, nasıl intihar ettiğini konuşuyorlardı. Elbette ki gülüyorlardı. Bunların üzülmesini beklemek, kayaların yeşerip filizlenmesini beklemek kadar boşuna bir bekleyiş olur. Bu millet, vergileri ile bu pislikleri bundan sonra beslememeli… Devletin her kurumundan ve ayrıca ceza evlerinden gizli Ermeni kadrolar temizlenmeli. Bu ülkede bir daha asla af çıkmamalı. Şu sıralarda genel ya da kapsamlı af çıkartmayı düşünen ve iktidarı ihanetle, kanunsuzlukla ele geçirmiş olan gizli Ermenilere de meydan verilmemeli. Bu ülkede, af çıkmasını istemek, idamlık suç olmalı. Yazık o mahkumların eşlerine, çocuklarına, annelerine, babalarına, komşularına…

    Oranı yüzde bir midir, üç müdür neyse, hala insan kalmış ve ıslah olma ihtimali olan kişiler tek tek belirlenmeli. Onların ıslahı için mücadele edilmeli, emek verilmeli, masraf edilmeli. Islah olduğuna kanaat edilenler ise af edilmeli. Diğer türlüsü, insanlığa ihanet denilebilecek kadar ağır bir suç görülmeli.

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • Menzil Çukuru’na dair sarsıcı gerçekler

    Devletimizin bütün kurumlarına sızmış halde olan, hala müdahale edilmeyen gizli Ermeni/Çingene çetesi Menzil Çukuru’na dair sarsıcı gerçekler, hatıralar… Merhametsizlik, cahillik, fiziki ve manevi eziyet, bağnazlık, fiziki kirlilik, dinde sapıklık… Mevcut kanunlara göre suç kapsamında olan ama hala müdahale edilmeyen davranışlar/fiiller…

    Akademi Dergisi | Mehmet Fahri Sertkaya

  • İlk defa gördüğünüz bir kişi olduğunu düşünün

    Resmi yakınlaştırın ve yüzüne odaklanın.

    Kaşlara, gözlere, dudakların duruşuna ve hepsinin birbirini nasıl tamamladığına bir bakın.

    Bir de onların duruşunu tasdik eden ve tamamlayan kulaklara bakın. Alnın da “idrakım çok kapalıdır benim, kütük gibiyimdir. Hiçbir şeyden anlamam.” diye bağırışını duyun.

    Hiç ilm-i sima bilmeyen biri bile, Ermeni/Çingene kırması olan Sinan Oğan’ın yanına yaklaşmaz. Yakınından bile geçmez. İlmi olarak yorumlayamasa bile sezer de uzak durur.

    Öyle kindar, öyle acımasız/merhametsiz, öyle dik kafalı, öyle inatçı, öyle sinsi bir yüz ifadesi var ki, fırsatlar eline geçse, bu tip, Tayyip’i bile geçer. Onu bile aratır bu millete…

    İnsan değil bu kişi, bildiğiniz canavar… Muzır bir varlık… Menfaatine uyuyorsa ve fırsat da bulabilmişse, bütün dünya insanlığını bile düşünmeden, acımadan öldürür geçer.

    Buna, bir mahalledeki bir bakkal dükkanı bile emanet edilmez. Oradan bile her gün çalmanın yollarını arar. Sadece çalmakla da rahatlayamaz. Orada bile, etraftaki bütün esnaflarla kavgalı olur. Hem de yumruk yumruğa kavgalı olur. Lafı, fitnesi, herkese bulaşması, sonra roller oynarak üste çıkmaya çalışması, dürüst ve haklı gibi görünmeye çalışması hiç bitmek bilmez.

    Cihanda ne kadar insan varsa, hepsi bunun karşısına çıkıp laf anlatsa, hepsi de ayrı ayrı deliller gösterse, bunu ikna edemez. O kadar inatçıdır. Çünkü gerçeği bile bile, ölümüne bir inatla inkar eder ama sinsice… Anlayamıyormuş gibi yaparak… Çünkü onun için asıl olan menfaatidir, başka bir şey umurunda bile değildir.

    Menfaatine uyduğu zaman da gidip elini ayağını öpmeyeceği hiç kimse yoktur. Senelerce ısrarla savunduğu yanlış bir şeyi bir gün aniden ret ettiği görülebilir ama bu, gerçeği artık gördüğünden değildir. Herkese fark ettirmediği bazı dengeler değişmiştir de sinsice ona ayak uydurur.

    Bunun gibiler umumhane kapılarında bekçi olurlar. İbnelerin barlarının kapılarında bekçi olurlar. Mafyaların içinde, hiç güvenilmeyen ve köpek çekilen kişiler olurlar. Tecavüzden ceza evinde yatan kişiler olurlar, dolandırıcılık çetesi üyesi olarak içeride yatarlar ama başka da bir şey olmazlar. Bunun annesi, karısı, çocukları, babası gibi yakınları sinir hastası olur, bazıları ciddi ciddi delirir. Ya da katil olurlar, bu tipe sıkarlar ve hayatları kararır. Çünkü İblis’in istediği ayarda olan devlet nizamı, böyle bir pisliğin zararına son verene ödül vermek yerine, tutar ceza evine koyar.

    Bir ülkede bu tip, kazara başa geçse, ülke lideri olsa, vay ki ne vay o ülkenin haline… Gerçi, idrakları sıkıntılı olduğundan ve ayrıca öfke kontrolü de olmadığından, çok uzun kalamazlar ülkenin başında ama kısa zamanda da mahvederler ülkeyi…

    Şu demokratik cumhuriyet rejimi ne lanet bir şey… Arsızı, hırsızı, haini, dolandırcısı, cahili, katili, canisi, tecavüzcüsü bile seçiyor ve seçiliyor. Böyle lanet bir sistem bir de dünya genelinde tek meşru bir idare şekli gibi dayatılıyor. Hep mason biraderlerin teşkilatı üzerinden oluyor bunlar… “Kainatın ulu mimarı” dedikleri İblis, onlardan zaten bunu istiyor. İnsanlığı felaketten felaketten sürüklemelerini…

    Hadis-i şeriflerde zaten ahir zaman anlatılırken “İnsanların en şerlileri, insanların başına geçerler.” denilmiş.

    Sinan Oğan, şu her yanı pislik, rezillik, ihanet, yalan, sapıklık olan Muharrem İnce pisliğinden bile bin kere pislik bir kişi…

    Bunlar gibilerin bu ülkede devlet başkanı olmasını geçelim, nefes almasına bile izin vermeyeceğim.

    Ben kripto Ermeni, kripto Yahudi, mason, satanist, terörist, mafya, sistem, ABD, İsrail, İngiltere, NATO falan bilmem, tanımam.

    Hak edeni bir böcek gibi ezerim ve sadece Tayyip’le Kemal’i değil, Sinan’la Muharrem’i de böcek gibi misali ezeceğim. Zaten hepsi CIA’ya ve aynı kara paracı örgütlere çalışıyorlar. Ortada seçim falan yok ve oldu bittiye de meydan bırakmayacağız.

    Tayyip gibi, Kemal gibi, Muharrem gibi, Sinan’ın da “kravatlı terörist” olduğunu…

    Hala duymayan, bilmeyen birileri kaldı mı bu ülkede?

    Her gün Türklük ve yanı sıra tezat şekilde Adıtürkçülük rolü oynayan Sinan Oğan, gizli Ermeni bir terörist, kara paracı bir insan şeytanı…

    Mahşerin dört atlısından hangilerinin aynı zamanda Çin’e, Rusya’ya ve Avrupa’ya çalıştığını hala bilmiyor musunuz?

    Hangisinin hangi para işleri yaptığını, hangi sözde diplomatik temsilcilerden emirler aldığını, hala bilmiyor musunuz?

    Hangisinin MİT/CIA korumasında olduğunu bilmiyor musunuz?

    Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

  • Yürümüş gidiyor

    Şu Zonguldaklı Cengiz Çaylı’nın kanalı da yürüyüp gidiyor. Çünkü gizli Ermeni ve Çingene kırması bir soydan geliyor. Annesinin Çingeneliği hala çok baskın ve gözler önünde…

    Sistem, Cengiz Çaylı’yı da adamdan saymamızı istiyor. Hiç sansürlemiyor, kısıtlamıyor, aksine destekliyor.

    Lafa geldi mi Türk ve Müslüman takılıyor ama Youtube üzerinden yaptığı canlı yayında, milletimize hayvancılığa dair, küçük çiftlikler kurmaya dair bir şeyler anlatırken “Şimdi arkadaşlar, kredi kullanın diyorum kızıyorsunuz. Haram diyorsunuz. Ne var sanki bu krediyi alıyoruz da karıya kıza mı gidiyoruz. Ekmeğimizi kazanmaya bakıyoruz” diye pervasızca cümleler kurabiliyor. Zaten müslüman değil, onun rahatlığıyla hareket ediyor.

    Bunun gibi vahim çıkışlarına, yorumlarına rağmen hala varlıkta kalıyor, Youtube’da hep Cengiz ve benzerleri, çiftçilerimizin önüne çıkartılıyor. Annesinin gençlerimizin önüne çıkıyor olması ile en vahim sıkıntılardan birini oluşturuyor.

    Ahlak bilmez, utanmaz herif… 60 yaşında Çingene anası, kameralar karşısında en galiz küfürlerle sövüp sayıyor, o anlarda kendisi kahkahalar atıyor ve bu kısımları silmeden paylaşıyor.

    Bunlara mı kalmış memlekette hayvancılığı/besiciliği öğretmek. Kimse mi kalmamış seksen milyon insanın arasında ve hala bunlar var ekranlarda?

    “Rasyon, rasyon, Rota yem, Rota yem” diye tuturmuş, sanki iksir ilmini bulmuş. Dünyanın her yerinde kolayca bulunabilecek bir yem karması yapmış daha doğrusu yaptırmış, birkaç teknik bilgiyi ezberine almış, bulunmaz Hint kumaşı gibi tavırlarla memleketi turluyor.

    Danışmanlık yaptığı, teknik yönlendirme yaptığı çifliklerin neredeyse tamamında zavallı hayvanlar hala dışkılarının içinde duruyorlar, yiyorlar, uyuyorlar. Sonra hangisi hangi hastalığa yakalanınca, Avrupa menşeli hangi ilaç bu hayvanlara dayanacak, onu öğretiyor. CIA/Youtube, bu herifi niye sansürlesin?

    İç pazite şu, dış parazite şu, ağzına şu, burnuna şu, gözüne şu, memesine şu, falana şu, filana şu…

    İlaç deposu gibi oluyor hayvanlar ve sonra o hayvanların etlerini yiyen insanlar şifa bulmuyor, aksine çeşit çeşit hastalıklara yakalanıyor ve kanser oluyorlar.

    Bir an önce hayvanların temiz şartlarda yaşatılması için ve hasta olmamalarını sağlamak için ve ilaçlardan kurtarmak için ve böylelikle insanları da hastalıklardan korumak için yapılması gerekenler, Cengiz gibilerin umurunda bile değil…

    Bu şartlarda, neden sansürlesin CIA/Youtube bu kişiyi ve benzerlerini?

    Oyalayıp duruyorlar Türk çiftçisini, besicisini bu gibi ahlak, haya, din, utanma bilmez lüzumsuzlarla…

    Hep bunu yaptılar zaten… Acılar, çileler, zahmetler, sorunlar iyice artınca, kurtarıcı diye de kendi adamlarını sahaya salıyorlar.

    Üç kuruş para kazandırmışlar, her hafta köylü pazarına gidiyor, kameralara konuşa konuşa ve göstere göstere, maddi vaziyeti iyi olmayan pazarcı kadınlara üç kuruş fazla para veriyor. Kadınların yüzleri de herkes tarafından görülüyor.

    Sorsanız “Örnek bir tavır sergiliyorum” diyecektir. Nefsini, egosunu, hırsını tatmin ettiğini, belki genç/toy, hayat tecrübesi düşük kardeşlerimiz fark etmiyorlardır ama yaşını almış ve gün görmüş herkes anlıyor.

    İyilik yapılacaksa, kameranı kapatırsın, hatta gerekiyorsa aile fertlerini bile yanına almazsın, kimseyi rencide etmezsin ve sağ elin verdiğini, sol el bile bilmez. Zaten verdikleri de paradan sayılmaz.

    Sonra bir bakıyorsunuz bu adam, vekillerin, bakanların arasında bulunup durduğunu anlatıyor. Sayısız Türk genci, bu sahada tahsil de yapıyor, mücadele de veriyor ama iki adım yol alamıyor. Bırakıp bu işleri, başka sektörlerde çalışarak geçim temin etmenin derdine düşüyor. Diploması, haricinde yaptığı hususi çalışmaları, araştırmaları, okumakla geçen geceleri gündüzleri, masrafları, çektiği videoları, verdiği türlü emekleri hiç oluyor. Hiçkimseye fayda sağlamıyor. Kendisine bile… Saha, onların tutunamayacağı şartlara çoktan ayarlanmış.

    Anlaşdı ki Youtube, bir milletin sadece boş vakitlerini yönlendirmiyor. Teknolojisini, devlet yetkililerini, her iş sektörünü, tıbbı/sağlığı, siyaseti, dini/maneviyatı, ahlak ve namus kabullenişlerini, kılığını/kıyafetini, her şeyini yönlendiriyor.

    Sonra, ABD bilmem ne tatbikatı yapmış da 96 saatte Türkiye’yi işgal edecekmiş de neler neler… Bu palavraları anlatarak bu milleti ayrıca oyalayanlar da zaten gizli Ermeniler…

    Türkiye zaten kuşatılmış hatta işgal edilmiş vaziyette. Sinsice her şeyimiz ele geçirilmiş. İşte gizli Ermeni Ekrem İmamyan, Avrupadan gelen birkaç etkili ve yetkili siyasetçiyle görüştükten sonra devletin/kamunun toplu taşıma araçlarında bile ibnelik savunuculuğu yaptırıyor. Halkı da bu kitapsızlığa açıkça yönlendiriyor. Mfs’nin, milletimizin ve insanlığın menfaatine olarak estirdiği rüzgarları kırmak, aksi yönde rüzgarlar estirmek istiyor.

    Memlekette hangi vahim sorunun arka planını araştırırsanız, karşınıza gizli Ermeniler çıkıyor.

    Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi

  • Eda Taşpınar

    İçindeki Türk ve İslam düşmanlığını dizginleyemeyerek, bir otel mescidine giderek, orada yarı çıplak ve “seksi” tabir edilen fotoğraflar çektiren…

    Hiç değilse İslam’a bu şekilde saldırarak içini ferahlatan o ekran fahişesi Eda Taşpınar da bir gizli Ermeni…

    Onu kalemiyle/yazısıyla savunmak refleksi sergileyen Ahmet Hakan pisliği de gizli Ermeni… Hukuki zeminde onu kollayan savcılar ve hakimler de gizli Ermeniler.

    Onu şu anda Müslüman milletin elinden alan irade, gizli Ermeni çetelerinin iradesi…

    Türkiye’deki gizli Ermeniler işte böyle kafaları alınası pislikler… Bunlar olmasaydı, Türkler, dünya sahnesinden indirilmezdi. Bu memleket, bu bölge hatta bu dünya, böyle cehenneme çevrilemezdi.

    İblis’in ve Deccal’ın planları uygulanamazdı.

    Bu nedenle o İblis, gizli Ermenilerin asırlardır hep Çingenelerle evlenmelerini, karışmalarını istedi. Türkü sahneden indirmeye ve dolayısıyla dünyayı cehenneme çevirmeye dönük planlar, binlerce sene öncesinde yapıldı ve uygulama konuldu.

    Mehmet Fahri Sertkaya | Akademi Dergisi